NASIL ÇIKAR KARANLIKLAR AYDINLIĞA

NASIL ÇIKAR KARANLIKLAR AYDINLIĞA

 

Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

 

Nazım Hikmet “Akrep Gibisin Kardeşim” adlı şiirinin son dizelerini bu cümlelerle bitirmiş. Ülkede yaşananlara baktığımızda her geçen gün bataklığa doğru sürüklendiğimizi görmekteyiz.  Kime sorarsanız durumdan mutsuz ve karamsar . Bu durumdan toplum olarak hepimiz suçluyuz.

İktidar partisi istediğini istediği gibi yaparken duruma seyirci kalmaktayız. Toprak bütünlüğümüzün ; Süleyman Şah Türbesi’nin elimizden gitmesinin yanı sıra Kıbrıs’ta  18 tane irili ufaklı adalarımıza Yunanistan’ın el koymasını  film seyreder gibi izleyip, bu duruma sessiz kalışımız ise affedilir gibi değil.

Her geçen gün ekonomik durumumuzun kötüleşmesi ile bankaların kölesi haline getirilmemize dur demememizi ifade edecek kelime bulamamaktayım. Ülkede bunca gündem varken iktidarın bizleri oyalamak için ortaya attığı zokaları yutup, kuyudan taş çıkartmaya uğraşarak enerjimizi  boşa harcadığımızı üzülerek seyretmekteyiz.

Bizlere doğru yolu göstermeye çalışan kişilere ise kulaklarımızı tıkayıp boş uğraşlarla günlerimizi harcamakta ve bizleri bu bataktan çıkaracak kurtarıcımızı beklemekteyiz. Oysa ki büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün

Şayet bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcı kendiniz olun.”

 

sözünü kendisini Atatürkçü gören arkadaşımızın bile hatırlamadığını görmek yüreğimizi parçalamakta. Sizlere bugün Grigoriy PETROV’un ”Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitabında ”Kahramanlar ve Millet” adlı bölümünü noktasına virgülüne dokunmadan paylaşmak istiyorum.

İlk kez Atatürk zamanındaTürkçeye çevrilen kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran olmuştur. Atatürk’ün askeri okullarda okutulmasını istediği bu kitap ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda okutulması gereken 100 Temel Eser arasında bulunmaktadır.

Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan iş adamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde gözler önüne sermektedir. Halkların destansı özverisiyle yoksulluktan kurtularak,ekonomik, politik ve kültürel olarak nasıl mükemmel bir ülke yaratabileceğini gösteren, okurlara dudak ısırtan ölümsüz bir eser.

KAHRAMANLAR ve MİLLET

 

Kahramanlar ve Millet Bazı devletler şiddetli buhranlar geçirirler ya da bütünüyle mahvolurlar. Bazı milletler ise yaşantılarını bilgece bir güzellik içinde düzenlerler. Bu örneklerin her ikisi de yalnızca devlet adamları, milletvekilleri, senatörler ve çarlar için önem taşımayıp, toplum bireylerinden her birini de ilgilendirmesi gereken meselelerdir.

Erkek ve kadınlar, ihtiyarlar ve gençler, kentliler ve köylüler, beyin gücüyle veya kol gücüyle çalışanlar hep bu meselelere zihin yormalıdırlar. Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz.

Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri “Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.” denilmiştir.

Ne yazık ki pek iyi anlaşılmayan bu gerçeği iyice açıklamak için yüzyıllar boyu tartışılan felsefi ve tarihi bir mesele üzerinde durmama müsaade ediniz. Mesele şundan ibarettir: Milletlerin tarihini kim yaratır? Devletlerin ve bütün insanlığın yaşantısındaki en büyük olaylar, kimler tarafından yönlendirilir ve yönetilir? Bağımsız bireyler tarafından mı? Yani bazı tek başına büyük adamlar ünlü İngiliz düşünürü Carlyle’ın dediği gibi kahramanlar tarafından mı, yoksa bütün millet mensuplarının gayreti ve halk ruhunun dirilerek yaygınlaşması sayesinde mi? Carlyle, birinci görüşü savunmuş ve bunu kanıtlamıştır, ikinci görüşü ise Lev Tolstoy savunmuştur. Carlyle “Kahramanlar ve Tarihte Kahramanlıklar” adlı eserinde kahramanları ve meydana getirdikleri k ü l t ü r l e r l e , “culte/kült” ve “culture/kültür” kavramları üzerine duruyor. Carlyle’a göre millet cansız bir kil tabakasından ibarettir.

Eğer ona bir sanatçının eli değmeyecekse, sonsuza dek şekilsiz ve hareketsiz kalacaktır. Cengiz Han, Asya’nın steplerinden milyonlarca halk oluşturdu, yönetimi altına aldı. Çin’i, Hindistan’ı, İran’ı, Eski Rusya’yı fethetti. Peder Pierre d’Amiyen, Kudüs’ü Müslümanlar’dan geri almak için bütün Katolik Avrupa’yı ayaklandırdı. Martin Luther reformlar yaptı.

Neronlar, Kaligulalar, Roma’yı yakıp yıktılar. Bismarkların ve Hohenzollern’in politikası Almanya’da şiddetli sarsıntılara neden oldu. Kısaca Carlyle’ın düşüncesine göre milletlerin ve hatta tüm insanlığın tarihini oluşturanlar, ruhen güçlü olanlar, zekâ ve yetenek sahibi olan bireylerdir.

Yani kahramanlardır. İşte Ramsesler, Themistoklesler, Lutherler, Bismarklar vs. hep bu tür insanlardır. Lev Tolstoy ise tamamen bunun tersini ileri sürerek şunları söylüyor: “Hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen ve bunların özellik ve biçimini veren tek başına kişiler,

Napoleonlar değil, halk kitlesinin kendisidir.” Öte yandan Thomas Carlyle da: “Halk kütlesi, yerde hareketsiz yatan ve çürüyen bir saman çöpü gibidir. Büyük adamlar ve kahramanlar ise samanları tutuşturan, kitleleri canlandıran ve harekete geçiren, gökten düşen bir yıldırım gibidir.” diyor.

Lev Tolstoy bir örnek vererek şunları söylüyor: “Denizlerde büyük ama çok büyük bir geminin, transatlantiğin yol aldığını düşününüz. Hareket esnasında geminin önünden sular bir şerit hâlinde kaçıyor. Bu su şeridinin gemiyi sürüklediğini kim iddia edebilir? Açıktır ki bu su akımını geminin kendisi oluşturuyor, kendi önünde kovalıyor.

Güç asıl geminin kendisindedir. Akan su ise bunun sonucudur sadece.” E v e t Tolstoy böyle söylüyor. Bir millette hareket gücü oluşup yürüyünce, kendiliğinden harekete geçmiş oluyor ve önündeki suları kovalıyor. Kendi hayat tarzını, ilgi ve duyarlılığını ifade eden bir kişiyi kendisine önder olarak seçiyor.

“Savaş ve Barış” romanının yazarı o l a n Lev Tolstoy, eğer Thomas Carlyle’ın kahraman yıldırım benzetmesini kabul etmiş olsaydı herhâlde şöyle derdi: “Evet, büyük adam bir kahramandır, bir yıldırımdır. Ama halk kitlesi ne kil tabakası, ne de saman yığını değildir.

O, yıldırımı meydana getiren milletin kendisidir. Ne zaman bulut kümesi elektrik oluşturursa yıldırım da kendiliğinden oluşur. Eğer bulutlar elektrikle yüklü değilse, hiçbir zaman şimşek veya yıldırım oluşmaz, yalnızca bulut nemli bir buhar hâlinde kalır.

Milletler de böyledir. Eğer bir millet büyüklük ve kahramanlık özelliklerini taşıyorsa ondan yıldırımlar doğar, kahramanlar çıkar. Eğer halk kitlesi nemli bir buhar yığınından ibaretse, hiçbir güç ondan yıldırım çıkartamaz.” İlk bakışta bu iki görüş biribirine zıt ve biribirine uymaz görünüyor.

Bunlardan birini seçmek gerekiyor. Carlyle mı haklıdır, yoksa Tolstoy mu? Ancak Carlyle ile Tolstoy’un görüşleri arasındaki bu çelişki yüzeyseldir. Gerçekte Carlyle ile Tolstoy birbirlerine karşı değillerdir. İkisi biribirini tamamlamaktadır.

Burada ikisinden birini seçmek gerekmez. B u n l a r a “Carlyle ve Tolstoy” denmeliydi. Carlyle da Tolstoy da haklıdır. Tıpkı paranın iki yüzü gibi, her görüş gerçeğin diğer yarısıdır. Kahraman halkı heyecanlandırır ve alevlendirir. Ancak onu milletinden aldığı ateş ve heyecanla yakar.

Örneğin, bir merceği ele alalım. Geniş bir alana dağılmış olan güneş ışığını bir noktada toplama özelliğine sahiptir. Milyonlarca güneş ışığının bir yere toplanmasından parlak bir nokta oluşur. Bu güçlü enerjik nokta, kâğıt, saman gibi yanıcı maddeleri anında tutuşturur; taşı, camı ve demiri kızgın hâle getirir.

Milletlerin büyük adamları da tıpkı bir mercek gibidir. O kendi kişiliğinde milletin gücünü ve özelliklerini toplar, bununla milyonlarca insanın ruhunu tutuşturur. Ancak güneş ışığından yoksun bulutlu havalarda hiçbir mercek bir kar taneceğini eritmeye, bir su damlacığını bile ısıtmaya güç yetiremez.

İsviçre peyniri yalnızca yüksek dağlarda otlayan ineklerin sütünden yapılır. Çeşitli dönemlerde ve çeşitli milletlerde yetişen büyük adamlar da böyledir. Onlar çiçek açmaya başlayan bir milletin latif rayihasıdırlar. Napoleon, eski barışsever Çin’de değil, Fransa’da yetişmiştir.

Rusya ise direnişsizliğin havarisi olan Tolstoy’u yetiştirmiştir. Bunun tersi görülmemiştir. Her zaman ve her yerde hep aynı şey olmuştur. Almanya’yı I. Dünya Savaşı’na sokan II. Wilhelm değildir. Ama Almanlar’ın savaşçı ve zorba ruhu Bismarklarda, Wilhelmlerde, Hindenburglarda ve Ruhrbachlarda bir ifade biçimi bulmuştur.

Eski Roma’yı Neronlar, Karakallalar ve Komodlar yıkmamıştır. Ancak her şeyde ihtiras sahibi İspanya, dünyaya Loyola’yı; Almanya ise Krupp’u yetiştirmiştir. Her millet iktidar mekanizmasının başına ya kudretli ya da önemsiz kişileri geçirir.

Bunlardan birinin işbaşına gelmesi milletin ahlâkî seviyesi ve yaşantısına bağlıdır. Millette toplanmış iyi bir şey var mı yok mu ya da toplanıyor mu? Milletin aklı, milletin iradesi, milletin vicdanı yükselme gösteriyor mu, yoksa yozlaşıp zehirleniyor mu? Bayağı ve sefil bir hayat içinde yok olup gidiyor mu? Burada her birimizin hayatının özelliği ve çalışma şeklimiz ele alınıyor.

Biz kendi ülkemizde ne yapıyoruz? Milletimizin geleceğinde nasıl bir rol oynuyoruz? Güney denizlerinde beş-on mercan adası vardır. Mercanlar alelâde kil türü bir yapıya sahiptir. Küçük polipler vücutlarından bir takım organik maddeler salgılarlar ama bunların farkına varmak güçtür.

Ancak bu salgıların birikmesiyle zamanla adına Mercan Adaları denilen işte bu adacıklar meydana gelir. Hatta bu adalarda insanlar bile yaşayabilir. Öte yandan Güney ülkelerinde bir tür küçük karinalar vardır ki, o bölge halkı tarafından tam bir afet olarak görülürler.

Halkın barındığı kamış ve ahşaptan evleri ve içindeki mobilya cinsi eşyaları yerler. Bu karıncaların ortaya çıktığı yerlerde insanlar evlerini terk edip başka bölgelere göç etmek zorunda kalırlar. Şimdi de kendi ülkemizin durumunu göz önüne alalım.

Ülkede ne tür bir üretim göstermekteyiz? Yapmaya mı, yoksa yıkmaya mı yöneliktir çabamız? Olumlu mu yoksa olumsuz mudur? Ülkenin refah ve mutluluğunun ve toplumun onur ve şerefinin halkın iradesine bağlı olduğunu kanıtlayan çarpıcı bir örnek olması açısından küçük ve yoksul bir ülkeyi gösterebiliriz.

Burası iki milyonluk bir nüfusa sahip olan Finlandiya’dır. Avrupa’nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır. Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don olayları devam eder. Ağustostan itibaren soğuklar başlar. Arazisi de oldukça kıraçtır.

Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise çukur ve bataklıktır. Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım çok güçlükle yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir.

Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur. Finler kendilerine “Suomi” derler ve çok sevdikleri ülkelerini “Suomi” diye tanımlarlar ki bu “bataklık arazi” anlamına gelmektedir.

 

Sedat Doğruer

https://www.facebook.com/BirinciVazife/ < Facebook sayfası

 

 

    1. Meltem Haziran 14, 2017

    Yorum Yap