Müzik Üzerine Değişik Düşünceler

Kuş sesleri…

Gök gürültüsü veya bir dinozorun hırıltısı…

Rüzgar sesi… Deniz dalgalarının çıkardığı sesler…

Müziğin, ilk insanların bu sesleri taklit etmesiyle başladığı düşünülüyor.

Sevinince kuş sesi, kızınca ve/veya hayıflanınca gök gürültüsü sesi…

Zamanla; ağaç kabuklarından, avladıkları hayvanların boynuzlarından yaptıkları

ilk müzik aletleri…

Daha ileri dönemlerde, nota, bemol, diyez; daha da ileri dönemlerde de akor,

tempo vs. gibi kavramların hayata geçirilmesiyle matematik müziğin içine de

girmiş oldu! İyi bir müzisyenin yüksek bir sayısal zekaya sahip olduğu kanıtlandı

ama, her sayısal zekası yüksek olanın iyi bir müzisyen olacağı, hayır, henüz

kanıtlanmadı… ! (Sayısal zeka artı yetenek gerek demek ki)

* * *

Peki çağımızda müzik bir tapınmayı, sevdiğiniz birini kaybetmenin ardından

duyduğunuz bir üzüntüyü, baharın gelmesiyle ortaya çıkan “yeniden doğuş”un

çoşkusunu veya karşı cinse olan duyguları ifade etme aracı mı? Yoksa bir

uyutma, bir protesto aracı veya bir dayanışma aracı mı?

Aslında hepsi…

Ancak burada ne yanık türkülerimizden, bozlaklarımızdan, yakılan ağıtlardan,

Tanrı’ya yakarı için söylenen ilahilerden, İspanya’nın ateşli dansı “fandango”

müziğinden mi, ortaçağda soylulara hitap eden barok müzikten…

Ne de,

“What did I do,

To be so black in blue” diyen L. Armostrong’un başını çektiği klasik caz

müziğinden;

“New Age” den veya Beatles’in müthiş bir ticari başarı yakalayan, rock müzik ve

heavy metal müziğin kapısını araladığı popüler müzikten söz edeceğim…

Bu yazıda müziğe başka bir açıdan, müziğin nasıl, bir toplumu etki altında

tutma aracı olarak kullanılabildiğini; ama aynı zamanda nasıl bir dayanışma

aracı olabildiğini anlatmaya çalışacağım.

* * *

2. Dünya Savaşı yıllarında, bir Alman asker tarafından yazılan “Lili Marleen” adlı

parçayı çoğumuz biliriz. Peki, tam çarpışma esnasında bu parça çalınmaya

başladığında, cephenin her iki tarafındaki askerlerin, aynı anda çatışmayı

durdurduğunu ve parça bittikten sonra tekrar çarpışmaya başladığını duymuş

muydunuz?

Veya başka bir örnek: Bundan 15 yıl kadar önce Harbiye Orduevi’ne yapılan bir

günlük tura katılmıştım. Programda bir saat kadar da mehter müziği konseri

vardı. Çalınan parçalardan bir tanesi o denli tüyler ürperticiydi ki, parçayı duyan

Osmanlı askeri ya ölecek, ya öldürecek; parçayı duyan düşman ise ya kaçacak ya

ölecekti…

50 yıl iktidarda kalan ve 1973 yılında devrilen Portekiz diktatörü Oliveira

Salazar’ın şu sözünü duymuşsunuzdur: “50 yıl boyunca Portekiz’i 3F ile

yönettim” (uyuttum): Futbol, Fiesta, Fado,

Portekizce “kader” demek olan Fado, gerçekten hayal kırıklığı, ızdırap ve hüzün

uyandıran motifleriyle, insanları düşünmekten uzaklaştıran, içine kapanmaya

iten bir narkoz gibi… Portekiz arabeski diyebileceğimiz Fado’nun en ünlü

yorumcusu ise Amaila Rodrigez..

Bir de düzene karşı çıkan, eleştiren, sanatını bu yönde kullanan sanatçılar var.

Bunların başında 2016’da kaybettiğimiz Leonard Cohen geliyor:

“They sentenced me to twenty years of boredom

For trying to change the system from within”

(Sistemi içerden değiştirmeye kalktığım için

Beni 20 yıl sıkıntı çekmeye mahkum ettiler)

diye başlayan “First We Take Manhattan” parçası, bir isyankarın feryatlarından

başka bir şey değil.

Pek de aktivist olmayan ve hayatının büyük bir kısmını ıssız bir Yunan adasında

geçiren Cohen’in içinde aslında öyle bir ateş vardır ki, kızına, İspanya iç

savaşında öldürülen devrimci şair, ressam, piyanist ve besteci Federico Garcia

Lorca’dan esinlenerek, Lorca adını koymuştur.

Burada, genç yaşta bir “altın vuruş” sonucu öldüğü söylenen Janis Joplin’den de

söz etmem gerek. Blues kraliçesi olarak bilinen Joplin, adeta isyan çığlıkları

atarak söylediği parçalarda, özellikle arayış içinde olan gençlik kesiminde büyük

bir hayran kitlesi kazanmıştı…

Gençlik yıllarımın idolü Joan Baez, bir folk şarkıcısı olmakla birlikte, şarkılarında

politik mesajlar veren, aynı zamanda dünyanın değişik yerlerindeki sosyal

konularla ilgilenen gerçek bir aktivisttir. O kadar ki, Gezi direnişi ile yakından

ilgilenmiş ve John Lennon’un “Imagine” parçasını Gezi direnişçileri için

seslendirmiştir. (Dinlemek isteyenler için: YouTube; Joan Baez; Gezi direnişi için

Imagine) …!

* * *

Görüyoruz ki, diktatörler müziği toplumu uyutma, susturma, sindirme, kaderine

razı etme aracı olarak kullanırken, aynı toplum içinden de sisteme karşı çıkan,

düzene başkaldıran sanatçıları da çıkarmıştır. Her tezin, mutlaka kendi içinden

antitezini yaratacağını söyleyen Karl Marx’ın antagonizması değilse nedir bu?

Şöyle bir baktığımızda, birçok sanat dalında olduğu gibi, egemen gücün

beslediği, kendi çıkarına hizmet eden bir yalaka sanatçı grubu olduğu gibi

(Ameila Rodrigez, Yavuz Bingöl, vs.), özgürlük yanlısı, düzene karşı çıkan

sanatçılar (Joan Baez, Ruhi Su, Grup Yorum vb.) sanatçıları da görüyoruz.

* * *

İnti İllimani: 1967 yılında, Santiago Teknik Üniversitesinde öğrenci birkaç gencin

kurduğu Şili’li bir grup. 1973 yılına dek halk müziği yaparak belli bir üne kavuşan

bu grup için, sosyalist Allende’nin iktidara gelmesine katkısı olduğu söylenir.

1973 yılında, faşist Pinochet’in ABD destekli kanlı darbesi sonrasında sınır dışı

edilen grup, İtalya’ya yerleşerek müzik çalışmalarını sürdürür.

Sürgündeyken bile yıllarca Şili’li vatanseverlere mesaj veren grup öyle bir üne kavuşur ki,

yaptıkları turnelerde protest sanatçılar olarak bildiğimiz Sting, Peter Gabriel,

Mikis Teodorakis gibi sanatçılarla birlikte sahne alır. 2003 yılında, benim de

gittiğim konserde, Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda Moğollar ile sahne

alan grup, tam bir vatansever öğrenci grubunun öyküsüdür.

* * *

Son olarak marşlardan söz etmek istiyorum. Marş, aynı ortak paydada

buluşmuş insanları bir arada tutan bir çimento gibidir. Son yıllarda ülkemizde

kimi zaman tanık olduğumuzun tersine, milli marş çalındığında, o ülke mensubu

ayağa kalkarak, saygıyla dinler milli marşını. Milli marş bir aidiyet duygusunun

ezgilerle ifadesidir.

Ya da daha küçük ölçekteki marşları düşünelim. Harbiye Marşı; “Başka bir aşk

istemez, aşkınla çarpar kalbimiz” diye başlayan “Vatan Marşı”; On yılda, 15

milyon genç ve 400 yıllık devrim gerçekleştirildiğini anlatan “Onuncu Yıl Marşı”;

Kararlı adımlarla hedefe yürümeyi yüreklere kazıyan ve “Dağ başını duman

almış” diye başlayan Gençlik Marşı…

Ve “Dombıra”

Gülmeyin… Sonradan marş formuna sokulmaya çalışılan Dombıra’nın,

Portekiz’in Fado’sundan ne farkı var? Her ikisi de “düşünme, sadece itaat et”

demiyor mu?

Benim favori marşımı merak ediyorsanız,

Yedi düvele diz çöktürmüş, batmış bir imparatorluktan yepyeni ve uygar bir

devlet yaratmış, 400 yıllık devrimleri 15 yıla sığdırmış MUSTAFA KEMAL

ATATÜRK’e teşekkür niteliği taşıyan ve “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” nakaratını

rüyalarımda bile söylediğim İZMİR Marşı’dır…

Ertuğrul Filizay