İçimizden Biri Atatürk

Son günlerde ülkemizin kurucusu ve kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk’e yapılan hakaretler bitmek bilmiyor.

Atatürk’e hakaret etme alçaklığını gösteren kişilere buradan yapacağımız her eleştiri.

Onları dinleyenlerin gözünde kahraman olmalarını sağlamaktan öteye gitmez.

Onu kaybettiğimizden beri bizlere; kaç yılında doğduğu, kaç yılında öldüğü, kazandığı savaşları, yaptığı devrimleri, nasıl bir askeri.

Deha olduğunu öğretmelerine rağmen onun içimizden biri olduğu gerçeğini öğretmeyenler de bu hakaretleri yapanlar kadar suçlu değiller mi?

Yazımda daha farklı bir şey yapmak istiyorum.

Sizlere içimizden biri olan Atatürk’ü yani insan Atatürk’ü yaşamından alıntılarla anlatmak istiyorum.

İçimizden Biri Atatürk

 

Büyük önderimiz hiçbir zaman diktator özentisinde olmamış aksine içimizden biri olduğunu her fırsatta dile getirmiştir.

Nasıl mı?

 “Cumhuriyetin onikinci yıl dönümü için bir sıra dövizler hazırlanmıştı.

Bunlar içinde şöyleleri vardı:

“Atatürk bizim en büyüğümüzdür”,

“Atatürk bu milletin en yücesidir”,

“Türk Milleti asırlardır bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı.”

Listeyi dikkatle gözden geçirdi. Bunlar ve bunlara benzeyenleri çizdi.

Hepsinin yerine şunu yazdı:

 “Atatürk bizden birisidir.”

 Büyük kurtarıcımız diktatör olmadığı gibi bir ağacın bile yok olmasına gönlü razı gelmeyen bir yapısı vardı.

Nasıl mı?

 Atatürk Yalova’ya geldiğinde çok nefis bir çınar görüyor.

‘Şunun altında bir kahve bir sigara içelim’ diyor ve “şuraya bir köşk yapsanız ne vardı” diye şaka yapıyor.

Arkasından “bana küçücük benim sığacağım kadar küçücük bir köşk, arkasına da İsmet Paşa’ya bir büyük köşk yapın” diye şakasına devam ediyor.

Şaka da olsa İstanbul Valiliği, hemen harekete geçerek orada (adı köşk) olan bir buçuk katlı bir ev yapılıyor. Paşa’yı da çağırıyorlar.

Paşa, çok mutlu oluyor.

Köşkü Ata’nın beğendiği o çınarın yanına yapmışlar.

Daha sık gelip gidiyor, ancak bir kış Yalova’ya gidemiyor ve yaz olunca gittiğinde görevliler.

(Biz bu çınarın bir kolunu keseceğiz, köşkün üstüne basıyor ve belki biraz daha basarsa yıkacak) diyorlar.

Atatürk : ‘Bu ağacı biraz öteye götürün’ diyor,

Cevaben :’Ölür’ diyorlar.

Bu defa Ata, Çok kesin, sert ve tatlı bir emir veriyor: ‘Öyleyse bu köşkü götürün.’

Herkes birbirine bakıyor, ama emir kesin.

İstanbul’dan geliyorlar, 16 metre derine inip,

döşedikleri traversler üzerinde köşkü yaklaşık 6 metre öteye taşıyıp çınarın dalını kurtarıyorlar.
…….
10 Kasım günü Atatürk ölmüş, bir hafta sonra köşke bir mektup gelmiş.

“Gazi Paşa’nın ölümü üzerine kestirmediği büyük kol aniden hastalandı.

Bu konuda emriniz.”

Tabi çürüyen kolu kesmişler.
…….

Halkına bazıları gibi “Ananı da al git” dememiş.

Kurduğu ve kurtardığı ülkenin halkını yıldırıma, kasırgaya ve karanlığı aydınlatan bir güneşe benzetmiştir.

Nasıl mı?

ATATÜRK’e Türk nedir diye sormuşlar. İşte ATATÜRK’ ün cevabı;

“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu.

Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir.

Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı.

O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı.

Onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu;

Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur.

YILDIRIMDIR, KASIRGADIR, DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİR.

Kendi hakaret etmediği gibi hiçkimsenin de hakaret etmesine izin vermemiş.

O günün zor şartlarında dahi “Nota vermeyi müzik notası vermek mi sanıyorsunuz” dememiş.

Hak edene hak ettiği gibi davranmıştır.

Nasıl mı?

Fransada çok meşhur bir sözlük vardır, Larousse.

Burda bir kelime var, “décapiter”.

Bu kelime 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye ifade ediliyor.

Kelimenin bir başka anlamı daha var.

Kazığa oturtmak, yani  sivri bir kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak.

Vahşi bir uygulama.

Burada kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:

“Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar.”

Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor.

Elçi diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor Atatürk tarafından davet edildiği için.

Köşke geliyor, yemekler yeniyor.

Atatürk tabii bir şekilde elçiye bu kelimenin anlamını soruyor.

O da bildiği anlamı söylüyor.

Atatürk  “Kelimenin başka bir anlamı var mı?” diye sorunca, büyükelçi

“Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir” diyor.

Atatürk daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larouse’u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor.

Elçi daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor.

Ancak kelimenin karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek cümleye gelince ancak.

Yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk’ ün yüzüne bakıyor.

Atatürk diyor ki:

“Demek ki biz Türkler bugün de esirlerlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın sefir?

Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?

Sefir hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki:

“Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi’nin matbaasında basılmış.

Bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok.

Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız.”

Atatürk:
“Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz.

Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul’daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum” diyor.

Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve: “Ekselans, protesto ederiz ” diyor.

Bunun üzerine Atatürk:

“Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?” diyor ve ilgililere dönerek:

“Sefire yolu gösterin” diyerek bir anlamda onu kovuyor.

Sonra ne mi oluyor?

Tabi Fransız hükümeti laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor.

Sizlere bugün İçimizden Biri olan Atatürk’ü sadece birkaç tane anı ile anlatmaya çalıştım.

Son söz olarak;

Kimseyi görmedim ben.
Senden daha güzel.
Kimseyi tanımadım ben.
Senden daha özel.
Kimselere de bakmadım.
Aklımdan geçen.
Kimseyi tanımadım ben.
Senden daha güzel.

Sedat DOĞRUER