Castro Ölmeden Önce Küba Yazı Dizisi Devamı

Castro Ölmeden Önce Küba Yazı Dizisi Devamı

Havana’dan, Santiago de Küba’ya oradan Trinidad’a şu an bulunduğumuz şehir Varadero, şaka maka günlerdir yollardayız.

Küba’yı bir uçtan bir uca geçiyoruz, gezdikçe iştahımız kabarıyor.

Daha çok yer görmek Küba’yı tam olarak kavrayabilmek için uzun seyehatler hiç umrumuzda değil, her an yeni bir yer görme keyfi ve heyecanı içinde yola devam ediyoruz.

Fakir ama güzel ülke diyeceğim de niye fakir olsun ki, insanların karnı tok, herkesin yapacağı bir işi var!

Tüm ihtiyaçların karşılandıktan sonra aldığın para ister  5000 TL  ister 25 USD olsun.

Sizce bir önemi olurmuydu, aldığınız paranın ?

Ay sonunu nasıl getiririm diye düşünmeden, alın terinle çalışıp.

Gönül rahatlığı ile çocuğunu devletin eşit koşullarda en iyi eğitimi verdiği okullara yollayarak.

Cebinden fazlaca çıkacak çocuğun servis parasını düşünmeden, bisikletle güle oynaya, güven içinde el sallayarak okula yolladıktan sonra.

Devlet okulunda resim, bale, piyano gibi bireysel ve toplumsal kişiliği için hiç para harcamadan eğitimler alsaydı çocuklarınız!

Castro Ölmeden Önce Küba Yazı Dizisi Devamı

Bir türlü bitmeyecek olan ödenmesi gerekli, elektrik ve su faturalarını hatta ev kirasını hatta aylık kendinin ve eşinin yol masraflarını.

Haftalık, aylık gıda giderlerini düşünmeden tüm ailenin hastane ve ilaç giderlerini dert etmeden getirseydin.

Ay sonunu; sizce bir önemi olurmuydu kazandığınız aylık 25 USD maaşın???

Karar sizin vah vah zavallı ben mi yoksa vah vah zavallı Küba’lı kardeşim mi  dersiniz bilemem ?

Biz en iyisi yola devam edelim ve Vinales kasabası için yola çıkalım.

Viazul otobüs terminaline gitmek için bindiğimiz taksinin hala nasıl çalışır durumda olduğunu çok merak ettik.

Çok eski klasik bir Amerikan arabası ama motoru hala sağlam ve hatta sanırım Küba’lılar ambargo yılları boyunca çok iyi otomobil tamircileri haline gelmiştiler.

Kalkmak üzere olan otobüse tam zamanında yetişiyoruz.

Biletlerimiz olduğu için sıkıntı yaşamadan binebildik otobüse.

Meraklı gözlerle geçtiğimiz yerlere bakarken, ülkenin doğasının gerçekten muazzam olduğunu görüyorsunuz hatta bazı bölgelerden geçerken adeta, Ege kıyılarından geçer gibi hissediyorum.

Ara ara bakalım bu otobüste nasıl bir problem yaşayacağız diye gülerek konuşuyoruz.

Pınar del Rio şehrinde otogarda mola verdik.

Üstü kapalı, demir gövdeli içindeki yolcular ile ceza evini andıran tuhaf toplu taşıma araçlarının yanı sıra, at arabası dolmuşlar da gözden kaçmıyor.

Her ülkenin otogarı gibi burası da oldukça gürültülü ve karma karışık.

Tuvaletler için şansınızı bile denemeyin derim.

Vinales’e 15 km var, yokuş yukarı çıkarken pat diye otobüs durmaz mı!

Hah işte beklenen sorun geldi.

Sonunda Viazulun otobüsü için beklediğimiz sorunla yüz yüze gelmiştik.

Önce Otobüsten kimse inmiyor, Kimse otobüsün bozulma ihtimalini düşünmüyor sanırım.

Havana’dan sonra en çok turist çeken Vinales otobüsünde Küba’lı yok!

Tüm koltukları turistler kaplamamış Alman, Avusturalyalı, Israilli ve tabiki otobüsün Türk yolcusu bizler.

Otobüsten aşağı inerek neler olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz, ama otobüs yeniden çalışırmı? bilemiyorum !

Bekle bekle nereye kadar…

Bagajdan çantalarımızı alarak yoldan geçen araçlara el kaldırıyoruz.

Ters istikametteki taksilere dönün diye işaret ediyoruz.

Çabalarımız boşa çıkıyor tam 1 saat kaynayan asfaltın üstünde, ellerimiz havada kalıyor.

En sonunda yürümeye karar veriyoruz, Avusturalyalı tek başına seyehat eden bayan, bende size katılabilirmiyim diye soruyor.

Hay hay diyoruz çantaları sırtlanıp yürümeye başlıyoruz tabi geçen arabaları durdurma çabamız devam ediyor…

Ve evet en sonunda bir sarı taksi duruyor.

Pazarlık yapacak şansımızda yok. Ne istediyse veriyoruz…

Aslında on dakika bile sürmüyor taksi ile varacağımız yer. Otobüse bak ya tam da bozulacak yeri bulmuş.

Ayarladığımız casa particuların sahipleri bizi otobüs firmasının durağında karşılayacaktı.

Zaten küçücük bir yer olan Vinales de biz sizi buluruz demişlerdi.

Otobüs bozulduğu için ve aradan fazladan bir kaç saat geçtiği için, taksiden indiğimiz zaman bizi bekleyen kimse yoktu.

Atmaca casa particular sahipleri hariç tabi.

Onlardan pek kolay olmasada kurtuluyoruz ve kendi başımızın çaresine bakalım diye, etrafa bakıyoruz.

Yol boyunca sıralı tek katlı evlerin hepsinin üstünde ‘’casa particular’’ tabelaları var.

Bir kaç tanesinin kapısını çalarak en sonunda yol üstünde ki şirin evlerden birinde karar kılıyoruz.

Tek derdimiz temiz yatak ve duş.

Penceresi olmayan duvarlara asılmış hantal perdeleri ,görmezden gelirsek gayet güzel ve evden bağımsız bir odamız var.

Ama duştan damlayarak akan su benim için ayrı bir kabus oluyor.

İnsanoğlu iyi ve kötü koşullara hemen adapte olabilme yeteneğine sahip.

Aklanıp paklanıp günün geri kalan zamanını kasabanın keşfine ayırıyoruz.

Küçük bir kasaba değil burası, bariz minik bir köy.

Köyün merkezini baştan başa tam onbeş dakikada yürüyerek bitiriyoruz.

Yerli halk tamamen kendi halinde, yollarda gezen tavuklar, inekler, keçi ve koyunlarla oyun oynayan çocuklar.

Kağnıları ile geçen köylüler, sımsıcak ve çok içten bir köy.

Beklenmedik şıklıkta restoranlar ve barlarda çok dikkat çekici.

Sokaklar yüzlerce genç turisti ağırlıyor. Cıvıl cıvıl bir köy burası.

Hatta keşke burasını en sona saklamasaydıkta ilk geldiğimiz günlerde gelip daha uzun kalsaydık diye de demeden, geçemiyoruz.

Güzel bir yere oturup keyifle yemek yemek en büyük arzumuz şu an.

Onca yol yorgunluğunu atmak için bir kadeh kırmızı şarap ve fırında kuzu eti.

Şaka değil diğer hiç bir şehrin menüsünde görmediğim yemekleri almışlar listeye.

Havana’da bile bu kalitede bir restoran görmedik desem yeri var.

Herşey bir köy için olağan üstü güzellikte ve verdiğiniz paraya değecek değerde. Çok sevdik burayı çok…

Minik minik acentalar turisttik aktiviteler için faaliyete geçmişler ve her birinde kuyruklar sokaklara kadar taşmış.

Biraz bekleyip tekrar geri geliyoruz fakat manzara aynı.

Vinales; Küba’nın en zengin tütün tarlalarının bulunduğu ve en kaliteli tütünün elde edildiği, en kaliteli kahve tarlalarının ve romların üretildiği Küba ekonomisine katkısı büyük, küçük bir kasaba.

Küba’nın batı ucundaki Sierra de los Organos’taki Vinales Vadisi, dağlarla çevrili ve 300 m’ye kadar yükselen muhteşem bir kubbeyi  andırır.

19. yüzyılın başında sömürgeleştirilen vadi, bereketli topraklara ve stok yükseltme, yem ve gıda ürünlerinin ekimi için elverişli bir iklime sahip.

Geleneksel tarım yöntemleri, özellikle birkaç yüzyıl boyunca bu düzlükte değişmeden kalmıştır, özellikle tütünden elde edilen gelir ile çok kültürlü bir toplumun yaşadığı çiftlikler ve köyler oluşmuş.

Tütün yetiştirme ile ilgili geleneksel tarımsal uygulamaları hala devam ediyor.

Mekanik yöntemlerle ekim ve hasat tütünün kalitesini düşürdüğünden, hayvan çekimi gibi zamana bağlı yöntemler hala kullanılmakta.

Yemyeşil manzara kırsal bölgenin karakteristik bir özelliği haline bürünmüş.

Tarlaların üzerine dağılmış binaların çoğu basit, yerel ve doğal malzemelerden yapılmış  ev veya aile çiftlikleri olarak kullanılıyor.

Ana cadde boyunca uzanan Vinales köyü, orijinal düzeni ve koloniyal mimarinin birçok ilginç örneğini, çoğunlukla verandalı tek katlı ahşap evleri ile şirin bir köy halini almış.

Vinales vadisi de UNESCO dünya kültür mirası listesinde yerini almış.

Aşkam üstü casa particulara geri geldiğimizde konuksever ev sahipleri bize çay yaptı bahçede sohbete daldık ve yarın at safari yapmak istediğimizi fakat kuyrukların sokağa taştığından yakındık.

Yeşil gözlü, güler yüzlü eğri burnu ile bizim karadeniz insanımızı andıran ev sahibimiz istersek bu işleri organize eden devlet görevlisine telefon edip davet edebileceğini hatta bize özel tur ayarlayabileceğini söyledi.

Bu fikir bize çok mantıklı geldi ve sadece köyü gördük, dönüyoruz havasından kurtulmak için de kaçmaz bir fırsat olarak gördük.

Kadın hemen telefon etmek için yerinden kalktı, birkaç dakika sonra gülümseyerek döndü, az sonra buraya gelecek dedi.

Adamın gelişini sabırsızlıkla bekliyoruz, yaklaşık yirmi dakika sonra kapıda bir motor durdu ve seyis kıyafetiyle biri bize doğru yaklaştı.

Akıcı ingilizcesi ve kendinden emin bir tavırla sabah 09:00 da taksi sizi gelip kapıdan alacak, at çiftliğine getirecek ve orada benimle buluşacaksnız.

Atlarınızı seçip verdiğimiz rehber ile tütün ve kahve tarlalarını gezebileceksiniz.

Fiyat kişi başı 30 CUC kabul ediyormusunuz dedi ve ayağa kalktı, bizde tokalaşarak elbette kabul ediyoruz dedik .

Böylece saatlerce kuyruk bekleyip, bir sürü zaman kaybetmeden kısacık bir zaman zarfında yarın ki gezi programımızı da belirlemiş olduk.

Küba’nın vazgeçilmez sallanan sandalyelerine kurulup ellerimize kitaplarımızı alıp okumaya başlıyoruz…

Kaynak : https://bihabermedya.com/castro-olmeden-once-kuba-13/

 

Planlı bir güne erkenden uyanıyoruz ve kahvaltımız hazır.

Vinales’in  marketinde keşfettiğimiz  beyaz peyniri de kadına uzatıyoruz, kahvaltı soframıza dahil etsin diye.

Günlerden sonra beyaz peynir daha doğrusu köy peynirini bulup yemek müthiş bir keyif.

Nasıl olurda turist köy peyniri yemez diye bir kanıya varmışlar hala anlamış değilim.

Çaylarımızı yudumlamaya devam ederken taksinin kornasını duyduk.

Hemen suyla doldurduğumuz sırt çantalarımızı alarak taksiyi bekletmeden çıktık yola.

Tarlaların arasından geçerek bir çiftliğe varıyoruz yol 10 dk bile sürmüyor.

Dün konuştuğumuz adam, bizi hazır bir şekilde bekliyor.

Atları göstererek, seçin diyor…

Amerikan kovboyu kılığında ki rehberimiz atlara binmemize yardımcı oluyor.

Ve tütün tarlalarına doğru yola çıkıyoruz…

Hava çok güzel, buna vadinin alabildiğine yeşil güzelliği eklenince at sırtındaki yolculuk daha da keyifli bir hal alıyor.

İlk durağımız toplanmış ve kurutulmuş tütün yapraklarının puro haline getirildiği devlete bağlı bir çiftlik işletmesi.

Atlarımızdan inerek, turist kafilelerini bekleyen barakalara doğru yürüyoruz.

Bizlere ayrılan banklara oturunca; tütünün ekiminden toplanmasına, kurutulmasına ve tütünün nasıl sarılıp içildiğine dair bilgiler veriyorlar ardından kurutmaya bıraktıkları tütün yapraklarının asılı oldukları yerleri geziyoruz.

Bu bilgileri veren tütün rehberi; hemen masanın üstüne koyup sardığı kuru tütün yapraklarını pura haline getirdikten sonra, tersini çevirip bala batırdı puroyu sonra yakarak kendisi derin bir nefes çektikten sonra, isteyen deneyebilir diye bizlere uzattı.

Tütünün hiçbir çeşidine bir sempatim olmadığı için denemedim, Mahmut denedi tabiki ve Türk olduğumuzu duyunca; pazarlamacı satış elemanın hedefine girdik.

Alman, Japon , ilgi duymayınca 10 adet taze sarılmış puroyu 250 CUC tan bize satmaya çalıştı. Yemezler…

Kibarca hayır diyerek masadan kalktık, tuhaf ve agresif bir şekilde fiyatı 200 CUC ‘a indirdi hayır dedik, indikçe iniyor 25 CUC’a verirsen belki dedik, atlarımıza doğru yürüdük.

Tam atlara bineceğiz paketi hazırlamış 30 CUC verin alın diyor.

İşte tahammül edemediğim terbiyesizlik bu! 250 nerede 30 nerede ?

Siz siz olun sakın pazarlık yapmadan toplu iğne bile almayın Küba’dan.

Tabiki Mahmut daha fazla dayanamayarak satın aldı gelen puroları.

Puro gösterisinin ardından vadideki kayalık bölgenin içinde bulunan mağralara doğru sürüyoruz atlarımızı.

Tekrar atlarımızı bağlayarak ormanlık ve kayalık bölgeye doğru ilerliyoruz.

Daracık bir oyuğun içinden geçerek geniş bir mağara içine giriyoruz, yerlerde su birikintileri hafif kaygan.

Rehber elindeki feneri mağara duvarlarına tutarak fal bakar gibi bakın bakın orda surat var, bakın bakın burda kartal var diyerek insanların hayal dünyasını zorluyor.

Aslında rehber sussa daha çok şey dikkatimizi çeker diye düşünüyorum.

Kısa mağara turumuz sonunda ayrıca rehberlik ücreti toplanıyor.

Mağaraya girdiğimiz yerden değil de farklı bir yerden çıkış yapıyoruz, atlarımız tam da karşımızda.

Tekrar atlara atlayıp vadiye dalıyoruz.

Sırada yerli şeker kamışından elde edilen Küba’ya has romların yapımı ve kahve çekirdeğinin hikayesi var.

Buraya ‘’Silikon Vadisi’’ adını vermişler. Herşey organize edilmiş.

Gelen atlı turislerin atları nizami bir şekilde bağlanmış, her atlı gruba tanıtımı yapacak rehber tayin edilmiş.

Rehber hemen masamızı gösteriyor. Rehberimiz Andy Garicia’nın 20 yıl önceki hali.

Şaşkınlık verecek bir benzerlik ve bu gençten beklenmedik akıcılıkta bir ingilizce.

İngilizce filmler izleyerek öğrenmiş ingilizceyi, bravo gerçektende.

Hemen yanı başımızda elinde gitarı ile’’ Rus Nikola ‘’ Küba’lı olduğuna inanmak gerçekten güç.

Sarı yapış yapış saçlar, mavi gözler, alkolden çürümüş dişler, bir ayağını sandalyenin kenarına koyarak başladı bağıra bağıra şarkı söylemeye.

Her masada benzer görüntüler. Belliki buradan paçayı kurtarmak zor!

Genç Andy Garcia; bizi kahve ağaçları ile tanıştırıyor, kahve bitkisinin üzerinde olgunlaşmaya başlayan yeşil meyveler kırmızı rengini alınca hasata hazır hale geliyormuş.

Toplanan kırmızı renkli meyveler agaçlardan yapılmış derin kaplar içinde, tekrar ağaçtan yapılmış uzun saplarla adeta havanda sarmısak döver gibi dövülerek kahve çekirdeği kırmızı kabuğundan ayrılıyor.

Ayrılan çekirdekler havuzlarda yıkandıktan sonra, elle yaptıkları geniş süzgeç tezgahlarda kurutmaya bırakılıyor.

Güneşin altında iyice kuruyan ve kavrulan kahve çekirdekleri tekrar ayıklanıyor.

Kullanıma hazır hale gelen çekirdekler artık satışa  da hazır hale getirilerek paketleniyor.

Sunumun ardından yanında şeker kamışı çubuğu ile Küba kahvelerimiz geliyor.

Ardından tanıtım masaya getirilen rom şişeleri ile devam ediyor.

Küba da yapılan sayısız rom türü var ve bizlere sunulan iki şişenin farklı özelliklerde romlar olduğunu anlatıyor tadımlık likör bardaklarına doldurduktan sonra pazarlama işi tamamlanıyor, sırada ürünleri bize satabilme çabaları var tabiki.

Bir şişe romu pazarlık sonucu 10 CUC verip alıyoruz ama bu satış pazarlama olayları artık içimizi bayıyor…

Atlı rehbere gidelim diye seslenirken, gırtlağımıza yapışan gitar çalan arkadaş da bahşişi kapıp yolumuzdan çekiliyor.

Tekrar atlarımızın üstünde Vinales vadisinin güzelliklerine dalıyoruz…

Bir müddet sonra tepede bir yerde tekrar mola veriyoruz bu sefer vadide bir bardayız, karşımızda göl.

Göl manzarası eşliğinde biralarımızı yudumlayıp ufak bir yürüyüş yapıyoruz.

Tekrar atlarımıza binerek artık başlangıç noktasına geri geliyoruz ve dolu dolu geçen 4 saatin sonunda turumuz bitiyor, taksimiz hazır bizi bekliyor.

Doğruca casa particulara üzerimizdeki at kokusunu ve ayaklarımızdaki çamurlardan kurtulma zamanı…

Biraz dinlendikten sonra dün yemek yediğimiz restorana gidip keyifli bir yemek daha yedikten sonra günün geri kalan kısmını değerlendirmek üzere buranın meşhur bir mağarası varmış oraya gitmeye karar veriyoruz.

‘’Cueva del İndio ‘’ ya da ‘’ İndian Cave ‘’ diye biliniyor.

Meydandan kalkan trans tur otobüsüne biniyoruz, merkezden yaklaşık 5,5 km uzaklıktaki mağaraya ulaşmadan önce sosyal tesislerin içinden geçiyoruz.

Daha sonra mağara için biletlerimizi satın alıp 200 metrelik kısa bir yürüyüş gerçekleştiriyoruz.

Tekrar rehber mağara içindeki sarkıt ve dikitlerden oluşan insan ve hayvan silüetlerini gösterme çabasına giriyor.

Yürüyüşün sonunda yeraltı nehrinin başlangıç noktasında motorlu botlara biniyoruz 400 m ‘lik kısa mağra nehir turu bitiyor.

Yarım saat bile sürmedi sanırım, hemen bitti. Neyse burayı da görmüş olduk.

Çok tavsiye edermiyim diye sorarsanız; aslında pek de ilginç bir yanı olmadığını itiraf etmeliyim.

Tercih sizlerin çünkü turistler akın akın geliyor ve tur sonunda herkesin yüzünde aynı ifade.

Bumudur ? der gibi herkes.

Tekrar trans tur otobüsü ile merkeze dönüyoruz.

Akşam üstü kurulan hediyelik eşya pazarları, her yandan gelen canlı müzik sesleri ile renkli bir havaya bürünüyor küçük sevimli kasabamız Vinales.

Günün keyfini sürdürmek için bara oturuyoruz ben şarabımı yudumlarken, Mahmut elle sarılmış Vinales purosunu tüttürmeye başlıyor ve  yanında Küba romu…

Kaynak : https://bihabermedya.com/castro-olmeden-once-kuba-14/

 

Küba’daki günlerimizi hızlıca tükettik, geriye son bir gece ve iki günümüz kaldı.

Artık film seti gibi duran sokaklara ve dip diri duran tarihe yavaş yavaş elveda deme vakti.

Güzel, renkli ve de canlı küçük kasabamız Vinales’e veda edeceğiz önce…

Sıcak kanlı güler yüzlü ev (Casa Particular ) sahiplerimizle kahvaltı sonrası vedalaşıyoruz.

Çantalarımızı sırtlanıp iki adım ötedeki viazul otobüs durağına yürüyoruz.

Küçük yerleri işte bu yüzden çok seviyorum.

Herşey ayağının altında, hele birde acelen varsa, banka, postane, garaj hepsi yanyana ve bir adım ötede.

Tam zamanında kalkıyor otobüsümüz bu sefer süpriz olmaz diye de umut ediyoruz…

Neyseki sorun yaşamadan varıyoruz Havana viazul otobüs terminaline.

Taksiye atlayıp eski Havana sokaklarına yeniden kavuşuyoruz…

Kalacak yer ayırttırmadık nasılsa buluruz bir yer düşüncesindeyiz.

Nitekim gerçekten çok güzel bir ‘’Casa Particular’’ buluyoruz hatta oldukça modern.

Aile kendi kaldıkları ev ile turistler için hazırladıkları evin birleşme noktasına minik ahşap bir köprü yapmış.

Minik köprüden geçip açık mutfağa geliyoruz.

Yüksek barın etrafında yüksek bar tabureleri, kahvaltı salonu burası diyor adam.

Merdivenlerle üst kata geçiyoruz üç odanın üçü de boş istediğinizi seçin diyor.

Pencereli oda hangisi ise onu diyorum. Ama maalesef perde asılı duvarların hiçbirinin ardında pencere yok.

Tek pencere var o da odanın koridoruna açılıyor. Küba’daki bu anlamsız olaya anlam veremiyorum.

Neyse oda otel odası şeklinde hazırlanmış ve gayet modern bir de banyosu var.

Vinales’te damlayarak akan banyo suyundan sonra bu güzel banyonun duşu bize ödül gibi geldi.

Çantaları bırakıp son günümüzü boşa harcamayalım diye daha önce gitmediğimiz hediyelik eşyaların satıldığı büyük hana gitmeye karar veriyoruz.

Yürüme mesafesinden bayağı uzakta olduğu için taksiye atlıyoruz eski tren garı yanı, limana varıyoruz.

Küba sokak resimleri ve evlerini konu alan ressamların standlarına uğruyoruz.

Tablolar oldukça pahalı ve ayrıca satın aldıktan sonra vergi de ödemek zorundasınız.

Hediyelik eşya konusunda oldukça zengin bir yer ve bir o kadarda büyük bir han.

Tam yarım gün buraya ayırmak şart gibi, her standı gezip pazarlık yapayım derken zaten gün tükeniyor…

Küba’ya ait takılar, ahşap el yapımı eski otomobiller, mutfak eşyaları gibi aklınıza ne gelirse var, kesenize ve tercihinize göre.

Alış –verişimizi bitirip tekrar Küba’nın sokaklarına dalıyoruz…

Ara sokaklardan geçerken o da ne ? Tayyip Erdoğan’nın gördüğü Küba’daki camiyi görüyoruz.

“Kristof Kolomb’un gördüğü bu olamaz zannımca.

Dağların arasında değil dar bir sokakta kendi halinde minik cemaati ile orta boy bir mescit burası.

Öyle bizdeki gibi tonoz çatılı falan değil zaten minareyi görmesek cami olduğunu da anlamayacaktık, düz ince uzun tek katlı bir bina.

Cemaati olmayan Küba’ya ikici cami yapılmasını teklif etmek nasıl bir aklın ürünüdür bilemedim.

Cıvıl Cıvıl sokakta oyun oynayan çocukların arasından Capitol meydanına doğru yürüyoruz.

Olduğu gibi yaşayan Küba halkının mutlu ve meraklı gözleri arasında ilerken aklıma büyük usta Nazım’ın yazdığı ‘’Saman Sarısı’’ şiirinden Küba ile ilgili bölümü geliyor.


Küba’dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar

el okşuyordu duvarı

el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Maria’nın memelerini okşuyordu avucu nasır
nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas’ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fide’’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961’de Küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir
karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının

Bu iki dost anca karşılıklı şiirler yazarak gidermiş iç kırıklıklarını ve memleket hasretini.

Gerçek dost Abidin Dino sığdıramamıştı mutluluğun resmini bir tuvale …

1961 yazından 2016 yazına kadar geçen sürede Küba halkı, sokakları ve yaşam tarzı pek değişmemişti.

Dansa ve müziğe aşıktı Küba halkı.

Hepsi iş sahibi ve çalışabiliyordu, çocuklar gürbüz ve sağlıklı ve en önemlisi tıpkı bizim çocukluğumuzda olduğu gibi sokaklardaydı çocuklar,koşup oynuyordu mutlu yüzler.

Castro ölmeden önce görmüştük Küba’yı geçen ondokuz günde anlamaya çalıştık tarihine ve köklerine bağlı Küba’yı ve Küba’lıları.

Doğasını koruyan, tek bir ağaçı dahi kesmeyen, sayısız müzeleri ve sanat eserleriyle dolu doluydu Küba.

Fidel Castro artık yaşlanmıştı ve çok hasta o ölmeden zaten kardeşi Raul görevi teslim almıştı.

Belki ilk on yıl bir şey değişmezdi Küba’da ama kaçınılmaz bir gerçek Neoliberal politikalar ile parayı bulduğunu sanacaktı Küba’lılar sonra birden hiç olmadığı kadar fakirleşip artarak ölecekti yeni doğan bebekler.

Salgın hastalıklar kol gezecek belki de.

Her çocuğa eşit eğitim sunan bir devlet de kalmayacak belki…

Küba’dan döndükten tam bir ay sonra 25 Kasım saat 22:29 da Raoul Castro abisi ve Küba’nın ölümsüz lideri Fidel Castro’nun öldüğünü halkına üzülerek bildirdi.

Dünyadaki tüm ajanslar son dakika haberi olarak verdiler Castro’nun ölümünü

Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro artık yoktu ! 90 yaşında yummuştu hayata gözlerini.

Neredeyse bir asırlık bir ömür; Yaşasaydı Atam yaşasaydı büyük Atatürk ! 90 yıl gibi bir ömrü olsaydı ?

Bugün dünyanın süper gücü biz olmazmıydık ?

Eğitimde, sporda, sanatta, kültürde, edebiyatta, tarımda, endüstride, teknolojide kim itiraz edebilir bu gerçekliğe ?

Fidel Castro öldüğü için üzülmemiştim, Atamızın ömrünün bu kadar uzun olmadığı için üzülmüştüm aslında.

Yobaza terk edilen güzel ülkem ve güzel ülkemin naif insanları için üzülmüştüm.

Asıl soru hemen sorulmuştu ‘’ Castro öldükten sonra Küba ‘’ nasıl olacaktı, neler bekliyor Küba halkını ?

Onlar da bizim gibi AB-D oyunları ile tepe taklak mı olacaklar yoksa daha dirayetli olup teslim etmeyecekler mi ülkelerini ?

Herşeyi, tüm soruların cevaplarını yaşayarak öğreneceğiz.

Küba’daki son günümüze dönecek olursak, hızlıca tükettik saatleri ve dakikaları.

Acele ederken Mahmut’un sandaletinin kenarı kopuyor, hemen buluyoruz bir ayakkabı tamircisi.

Taş binanın tam orta yerinde mini minnacık bir atölye, belki iki metreden daha yüksek ahşap ve demir karışımı bir kapı.

Sandaleti verdik, oturduk taş kaldırıma.

Gülen yüzü ile selam veriyor biri, Jamaika’lımış ama çok uzun yıllardır Küba’da yaşadığı için artık Kübalı.

Bize nereli olduğumuzu soruyor? Tahmin et diyoruz!

O sırada ayakkabı tamircisi o deli konuşmayın diye işaret ediyor.

Bence Küba’da gördüğüm en aklı başında adamdı… tarih ve coğrafyaya girdi konuya haliyle, en sonunda buldu nereli olduğumuzu; Türk’sünüz dedi ve komşu ülkeleri saymaya başladı.

Şaşırdık tabiki hal böyle olunca ödülü kaptı.

Ayrıca cüzdanımda sakladığım minik Türk bayrağımızıda armağan ediyorum, Jamaika’lı dostumuza.

Mutlu ve memnun bir ifade beliriyor yüzünde.

Artık çantaları toplayıp yarın başlayacak olan uzun seyehatimize kendimizi hazırlamalıyız.

Son gecemizde bitiyor.

Belki gezemediğimiz, göremediğimiz çok yer var onun telaşı ile ertesi gün de erkenden arşınlıyoruz Havana sokaklarını, daha çok fotoğraf çekme telaşımızda var tabi.

Özümsediğimiz anları ölümsüzleştirmek kendimize anı olarak kalacak kareleri çoğaltmak istercesine basmaya başladık denklanşöre.

Saate baktığımızda artık ayrılık vakti gelmişti.

Tam vaktinde taksimizde kapının önünde koşarak çantaları alıp, çıkıyoruz yola…

Son kez bakıyoruz Havana sokaklarına, kim bilir belki günün birinde yeniden geliriz buralara.

‘’Castro Ölmeden Önce Küba ‘’ seyehati yapabildiğimiz için, tarihi günlere tanıklık ettiğimiz için kendimizi hem şanslı hem mutlu hissediyoruz.

Biz kendi adımıza çiziverdik mutluğun resmini Küba’da, Castro ölmeden önce Küba’da…

Kaynak : https://www.habergalerisi.com/2017/09/26/castro-olmeden-once-kuba/

Meltem Karakoyun